| Duyuru | Değerli dostlar, Sitemizi açtık. Mazimiz kadar temiz bir sayfa üzerine letâif-i aşere yazdık ve devam ediyoruz. İnşallah letaif.net yani nam-ı diğer talebe.forumzen.com o vasat çizgisini hiç aşmadan ömrünü sona erdirecek.
,
Desteğini bizden ve birlikteliğimizden hiç esirgememiş,
o vefalı dostlara selam ile,
Editör |
| letaif bekliyor /bekleniyor |
|
| | Her Yer Kerbela | Perş. 17 Ocak 2008 - 20:18 tarafından Editör | Her Yer Kerbela
Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda
Kerbela'yı hatırlamanın vaktidir: Ben Kerbela'yım, Ali'nin gözyaşıyım,
etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber'in katında kim Ali'den daha değerli
olabilir ki! Ben Ali'nin hüznüyüm, ben Hüseyin'im. Şehitlerin efendisi
Hamza'yım ben.
Savaş alanına gönderilen Ali'nin kılıcıyım, Zülfikar'ım ben. Hangi
söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep'in gönül sırrıyım.
Sakine'nin ruhuyum.
Cebrail'in kanadıyım, Muhammed'in yetimiyim. Beni O
yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun
eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela'yım ben. Serden geçenlerin
otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın
yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman
safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah'la karşılaştı. Harem
çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, 'ben günahkarım, yüzü
karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...' diyerek af diledi.
Çocuklarım Hürr'ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu.
Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini
sordu. 'Neden olmasın' dedim, 'dönen, hiç işlememiş gibidir'. Dünyalar
onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. 'Artık' dedi, 'kanımı sizinle,
sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin,
kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.' Eba Abdullah, 'ey Hürr' diye
seslendi, 'sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim'.
Bir keresinde Muaviye'ye şöyle bir mektup yazmıştım: 'Seninle
savaşmamam, görevimi hakkıyla yerine getirememe gibi bir kusurla karşı
karşıya kalma kaygısındandır.' Herkes sanıyordu ki korkuyorum,
zalimlerle savaşmanın gerekli olmadığına inanıyorum. Oysa Mekke'yi terk
ederken bıraktığım yazılı notta şöyle demiştim: 'Bozgunculuk, azgınlık
ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmamıştım ben. Dedemin ümmetini
düzeltmek, babamın yolunu diriltmek için kıyam ediyorum.'
Zulme direnen kahramanlar nerede?
Müslim'in şehit olduğunu öğrendiğimde, 'acaba' dedim, 'adaletin
yerle bir edildiğini görmüyor musunuz? Bütün bu bozgunculuğu ve onu
yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor,
görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması
gerekmiyor mu? Ben İmam Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam
ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda ölümü sonsuz
mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte
yaşamaktansa ölmeyi seçiyorum.' Bin kişilik bir süvari birliğinin
gözetiminde beni Kufe'ye götürürlerken, onlara şöyle dedim: 'Allah'ın
ilkelerini değiştirmeye kalkışan, inanmışların ortak malını bir kişinin
tasarrufuna veren, sınırları çiğneyip tersyüz eden, Müslümanların
kanını değersiz gören zalim bir sultanın yaptıklarını görür de sessiz
kalırsanız, yarın onun yerine siz ateşe atılırsınız. Bugün saltanat
sürenler böyledirler. İlahi sınırları hiçe sayıp çiğniyorlar.
Müslümanların beytü'l-malını yağmalıyorlar. O halde sessiz kalmayın,
onlar gibi olmayın. Dedemin ilkelerini uygulamak öncelikle bana düşer.'
Herkesi bir kan korkusu sarmıştı. Yüreği ateşteki tencereden daha
kızgın olanların öfkesi üstün geldi. Şimr bunlardan biriydi, söz aldı,
ayağa kalkıp şöyle dedi: 'Ey emir, o, kuşkusuz yanılıyor, Hüseyin artık
senin avucundadır, şayet bu kargaşadan kurtulursa, seni asla yaşatmaz
ve iş daha da zorlaşır. Görmüyor musun, onun ne kadar çok yandaşı,
babasının ne kadar çok bağlısı ve izleyeni var, ne kadar çok seviliyor,
yarın buraya akın edecek ve dünyayı başına yıkacaklar.' Ubeydullah'ın
içinde uyuyan nefret ateşi harlandı, dalgınlıktan sıyrılır gibi
toparlandı, kendine geldi ve, 'haklısın' dedi Şimr'e. Sa'd'ın oğluna
hiddetlenerek, 'bu adam neredeyse aklımızı karıştırıp bizi yanıltacak
ve gafilce avlanmamıza neden olacaktı.' Zaman yitirmeksizin bir mektup
yazdı ona, 'seni oraya, bize öğüt veresin diye göndermedik, sen bir
görevlisin, ne söyleniyorsa uyacak, ne emrediliyorsa yapacaksın. Sana
neyi buyuruyorsam, sorgulamaksızın uygula, eğer buna uymayacaksan
derhal görevini bırak ve kenara çekil.' Şimr, mektubu alıp, Tasua
gününün ikindi vakti Kerbela'ya ulaştı. Hüseyin için en sıkıntılı gündü
bu gün, kuşatma altındaydı. Şimr, Sa'd'ın oğlu Ömer'e mektubu verdi.
'Ben, Peygamber'in torunuyla savaşmayacağım, onun kanını
dökmeyeceğim' diyeceğini sanıyordu, böylece boynunu vuracak ve yerine
geçecekti. Umduğu gibi olmadı. Otuz bin kişilik ordu, Hüseyin'in
çadırını çevreledi, taşkın bir sel gibi akmaya, kaynamaya başladı.
Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Zeynep,
çadırda, hasta olan Zeynelabidin'in başındaydı. Hemen dışarı fırladı.
Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu. Hüseyin'in çadırına koştu,
'kalk kardeşim kalk' dedi, 'olanları görmüyor musun? Bak neler oluyor?'
Hüseyin, 'sakin ol' dedi, 'şimdi dedemle konuşuyorum. Bana, Hüseyin'im
diyor, yakında bana geleceksin, cennette birlikte olacağız, ayrılık
sona eriyor.' Zeynep çadırın perdesini araladı, gözü dönmüş düşmanın
çığlıklarını dinledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp
sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, Aşura gecesi
kadar Zeynep'e zor gelmemişti. Çadırına döndü. Silahların hazırlanması
gerekiyordu. Ebuzer'in azatlısı Cevn yan çadırda silah hazırlığı
yapıyordu. Hüseyin, 'bu gece çadırlarınızı birbirine yaklaştırın'
demişti. Zeynelabidin'in hasta yattığı, Zeynep'in başında iyileşmesini
beklediği o gece, yan çadırda Hüseyin, Cevn'in yardımıyla kılıcını
biliyor ve şöyle diyordu: 'Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan
dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde
değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.' Zeynep hıçkırıklarını
içine gömüyor, Zeynelabidin'le birlikte soluğunu tutmuş Hüseyin'i
dinliyordu. Nihayet kendini tutamadı, yeğeniyle birlikte hıçkırıklarını
bıraktı, 'n'olurdu böyle bir günü görmeseydim! Allah'ım, canımı
alsaydın da böylesi bir acıya tanıklık etmeseydim!' diye yakararak
Hüseyin'in çadırına gitti. Başını göğsüne yasladı.
Hüseyin, 'güzel kardeşim' diyordu, 'sakin ve sabırlı ol, şeytan
şefkat ve merhametini senden gidermesin. Dedem Allah'ın habercisiydi,
senden benden üstündü, babam, annem ve kardeşim benden öndeydi,
değerliydi. Bak hepsi ahiret yurduna göçtü. Ben de onların yanına
gidiyorum, gerçek yurduma kavuşuyorum.' Zeynep, 'canım kardeşim' dedi,
'doğru söylüyorsun, bizden öncekiler gitti. Dedem, babam, kardeşlerim
dünyadan ayrıldı. Varlığıyla yüreğime huzur veren birkaç kişi vardı.
Eğer seni de yitirirsem, bundan böyle, bu dünyanın ağırlığına nasıl
dayanırım?' Hüseyin, hemen Abbas'ı çağırdı. 'Yanına birkaç kişi al,
gidip bir yokla bakalım, bir haber var mı?' Abbas gitti ve onlara,
'kardeşim ne zaman çarpışacağımızı öğrenmek istiyor' dedi. Ömer, 'ona
söyle' dedi, 'ya teslim olacak veya ölecek' Abbas döndü, sözünü iletti.
Hüseyin, 'teslim olmayacağız' dedi, 'kanımızın son damlasına kadar
savaşacağız. Şimdi git, onlara da hatırlat, bu, Hüseyin'in bir gece
daha yaşamayı ganimet bilmesi demek değildir. Bu geceyi, Rabb'ime niyaz
ve yakarışta bulunmak için geçirmek istiyorum.' Hüseyin, geceyi kulluk
ve niyazla geçirdi. Gün ışırken dostlarına şöyle seslendi: 'Sizler
benim göz aydınlığımsınız. Hepinizden memnunum ve size teşekkür
borçluyum. Hiçbir kaygı ve korku yok içimde. Şunu iyi bilin, onların
derdi benim. Eğer bana uyduysanız, hepinize izin veriyorum, özgürsünüz.
En küçük bir gönül kırıklığı duymam, kendisi de rahat olsun.' Herkes,
'Senin yolunun kurbanıyız biz' diye seslendi. Kerbela günün ilk
ışıklarıyla yıkanırken çarpışma başladı.
Onlar yanarken, ben nasıl serinlerim?
Kasım on üç yaşındaydı. Hasan'ın yadigarıydı. Boyuna uygun bir
kılıç bulunamamıştı. Silahsız, sadece cesaretiyle sürmüştü atını.
Başına aldığı bir kılıç darbesiyle attan düştü. Yuvarlandıktan sonra,
kanlar ve acılar içinde, 'amca yardım et, amca beni bul, bana yetiş'
diye inledi. Ömer'in askerlerinden gözü dönmüş onlarca kişi, boynunu
vurmak için çevresinde toplanmıştı ki, Hüseyin'in avına doğru
hareketlenen bir aslan gibi atını üzerlerine sürdüğünü gördüler.
Tilkiler gibi kaçışmaya başladılar. Kasım'ın başını gövdesinden ayırmak
için ilk yeltenen kişi, kendi atının ayakları altında parçalandı.
Çevreyi öylesine bir toz duman kaplamıştı ki göz gözü görmüyordu.
Kargaşa dindikten sonra, Hüseyin, başını dizine aldı Kasım'ın.
Ağlıyordu. Kasım, başını Hüseyin'in göğsüne iyice gömüyor, acıyla
kıvranıyor, ayaklarını yere vuruyordu. Daha fazla dayanamadı ve
çırpınarak ruhunu teslim etti. Hüseyin, cansız bedenini kucaklayarak
çadırlara doğru yürüdü. Hüseyin, kana bulanmış bedenine baktı, onlarca
hançer yarası, kılıç gölgesi gördü. Sonra bir serinlik yayıldı başına.
Baktı, bir bulut gördü. 'Böylesi bir anda, güneşin yakıcı sıcağını
örten de kim?' 'Seni' diye seslendi bulut, 'doğumunda babana
müjdeleyen, kundağını annenle birlikte saran benim, ben bulut değil
Cebrail'im, söyle ne yapayım senin için, canımı iste vereyim.' 'Niçin
geldin' diye seslendi Hüseyin, 'gölge etmene razı değilim, kanatlarını
çek, gökten beni seyreden dedeme engel oluyorsun. Bırak beni, git
onların üzerine aç kanatlarını. Durma, Necef'e ulaştır haberimi, oğlun
ölüyor ey Ali yetiş de, son bir kez basmak için onu bağrına koş, acele
et... Gelsin, alsın başımı göğsüne, sarsın sarmalasın beni, Kufeliler
de görsün, benim Ali gibi bir babam var.'
Gözü doymayan düşman, ah ki ne ah!
Cebrail kanatlarını yaydı çöl ateşinde yatan bütün şehitlerin
üzerine. Bir yağmur gibi, herkesin üzerine eşit yağdı. Hüseyin
seslendi, 'durma git annemi getir bana, beni bu ateş değil, annemin
özlemi dağlıyor.' Cebrail eğildi, kanatlarını Hüseyin'in kanına sürdü.
Hüseyin'in kalbinden bir çığlık yükseldi. Cebrail göklere doğru
havalandı, gözden yitti. Düşmanın gözü doymuyordu. Malik çıkageldi bu
kez. Kanla yıkanmış başına kılıcını bir kez daha indirdi. Başı
parçalandı, dağıldı. Yetmedi, Ebulhuluk atıldı, yayını gerdi, oku
yaralı başına fırlattı. Hasin çıktı öne, dişlerini kırdı Hüseyin'in.
Ebu Eyyub ardındaki onlarca kana susamışla sökün etti. Yaralı bedenine
kimisi ok attı kimisi mızrak sapladı, kimisi taşladı... Ebu Eyyub,
hırsını alamayıp bir oku eliyle sapladı gırtlağına. Onlar vurdukça
Hüseyin şükrediyordu. Kanla yıkanan ellerini kaldırıp sabrediyordu.
Ansızın bir ses duyuldu, yerle göğün arasından bir ses geldi. Yer ve
gökler titredi, Cebrail'di bu, Hüseyin'e usulca yaklaştı. Kanatlarıyla
yaralarını sıvazladı, selamların en güzeliyle selamladı, müjdelerin en
büyüğünü verdi. 'Çekilin, kenara çekilin, peygamberlerin sonuncusu
geliyor, Hüseyin'in ziyaretine dedesi geliyor.' Hüseyin'in mutluluğuna
diyecek yoktu. Bedenindeki yaralar bir anda iyileşti, kan durdu, acılar
dindi, susuzluğu bitti. Cebrail, müjdeliyordu, 'çekilin, kenara
çekilin, Allah'ın aslanı geliyor, ötelerin sultanı oğluyla özlem
gidermeye geliyor. Ciğerleri zehirle parçalanmış olan Hasan geliyor,
geceleri uykusunu feda eden annesi geliyor, gözlerini bağlamak, çekip
yanına almak için kadınların en hayırlısı geliyor.' Hüseyin gözlerini
açınca Peygamber'i gördü. Başını dizlerine almıştı, dedesini gördü.
Acılarını unuttu, candan geçti, yüreğinde güller patlamaya başladı,
kızıl bir gülşene dönüştü. Düşmana çevirdi bakışlarını, soluğu yetesiye
bağırdı, 'Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, öldürün beni! Can üzre
bırakmayın beni, acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni.
Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!' Gözü dönmüş bir başkası
atıldı bu kez, hançeri kalbine sapladı. Ben Kerbela'yım, beni bir ağıt
tuttu. Hüseyin görünmüyor, nurdan halelere sarılmış. Hüseyin'i
Cebrail'ler örtüyor, gözlerden gizlendi. Ben Hüseyin'in yüreğiyim,
sadece o görünüyor. Katiller korkuyla geri çekildiler. Başında Ali'yi
gördüler.
| | Yorum: 1 :: Yorumlara bak (Yorum yollamak) |
| |