AnasayfaSSSAramaKayıt OlGiriş yap
 Yükseliş ve tevazu - Leyla İpekçiÖnceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
mahzen
Gönül Dostu
Gönül Dostu



Kayıt : 28 08 2006
Mesajlar : 809
Kitap okur musun : okumak için çaba sarfediyoruz.
 : 


MesajKonu: Yükseliş ve tevazu - Leyla İpekçi   C.tesi 26 Ocak 2008 - 18:07

Yükseliş ve tevazu

Aşkın gücüyle her şey yükseğe çıkıyorsa eğer: Kişisel miraçlarımızda alnımızı yere değdirdiğimiz an, en yükseğe ulaştığımız ana tekabül ediyor olmalı.
Birbirimize nispetle kimi zaman ‘arz’da kimi zaman ‘arş’ta gibi de olsak fark etmiyor, daha yükseğe çıkmanın imkânı hepimiz için mevcut.
İran’da Nizamülmülk tarafından yaptırılan bir camiyi gezerken tuhaf bir hisse kapılmıştım. Neden sonra rehberimiz bunun nedenini açıklamıştı. Kubbenin en tepesinde: Sekizgenlerin, altıgenlerin dörtgen, prizmaların üçgen, üçgenlerin daire olduğu ve nihayet en tepede tüm şekillerin ‘bir’ olduğu o dairenin ortasında Nizamülmülk’ün adı yazmaktaydı.
Kişisel miraçlarımız
Belki de vahdet-i şuhudu temsil ediyordu. Ama bu vesileyle düşündüm ki kendini, kendi takdirine dayanarak en tepeye yerleştirmekle görünürde yükseğe çıkabilir her insan. Fakat görünmeyende, yani hepimizin iç dünyasında ve -varoluşun bâtınında- benzer bir yargı derhal beliriverir: Ne büyük bir kendini bilmezliktir bu deriz böyle kişiler için. Haddini bilmemiş deriz. Çünkü her birimiz yine kendi içimize kodlanmış bir zorunlu bilgiye dayanarak bilmekteyizdir ki, her şey O’dandır. Hakk O’dur.
İnançsız da olsanız, içinizden bu durumun gereksiz bir iddia taşıdığını bilir ve bunun tanımını kibir olarak yaparsınız. İktidarın en tepesini kendine ayırma işlemi esnasında eğer bunu belli bir sorumluluğa, çoğunluğun talebine veya Yaratan’ın adıyla orada olmanıza bağlamıyorsanız: Yani kendinizi kendi içinizden çıkarmış gibi salt kendinize dayanan bir iradeyle tepeye çıkmışsanız, aslında bir yandan da alçalmaktasınızdır karşınızdakilerin gözünde.
O halde soralım: Hangi yolculuklarımızın yönü yukarı doğrudur? Kendi içimize yaptığımız yolculukların istikâmeti nerededir? Bizlerin Resullullah (sas) gibi bir ‘göklere yükseliş’ hakikatimiz olmadığına göre, bizim yükseliş yolculuğumuzun metaforu nedir?
Peygamberimiz’in miracı Medine’ye hicretten kısa bir süre önce Mekke’de gerçekleşmiştir. Belki “bedeninin yokluğu hissedilmemişti” ama Schimmel’in de yazdığı gibi, ayette kulunun ruhuyla değil, ‘kuluyla birlikte’ seyahat ettiği belirtilir. İslam âlimleri tamamen ruhsal bir deneyim söz konusu olsaydı Burak adlı bineğe gereksinim olmayacağını söylerler.
Cebrail’in (as) Sidretü’l-Münteha’dan ileriyle geçemezken, Muhammed’in (sas) yolculuğunu sürdürmesi tek ve eşsiz bir yükseliştir. Ebedi zamana geçmek, meleğin giremediği bir boyuta varmak, öteki peygamberlerle karşılaşmak, onlarla selamlaşmak... Gaybın bu bazı sırları bir yana namaz farzının Miraç’ta verilmiş olması başlı başına bir ‘yükseliş sorumluluğu’ yüklemektedir kulların omzuna.
Her birimiz namazda kişisel miraçlarımıza yükselmekteyiz. Âlemdeki tüm varlıkların hakikatini kendinde toplayan insanın bu özelliğini en iyi anlatan ibadetin doğrusal, yatay ve zikzak hareketlerden oluşan namaz olduğu vurgulanır. İbn Arabi namazdaki doğrusal hareketin âlemi yokluktan varlığa çıkardığını söyler. Ekrem Demirli’den alıntıyla:
“Doğrusal anlamındaki müstakim ile varlık vermek ve ayakta tutmak anlamındaki kaim kelimesi arasındaki anlam ilişkisinin sürdüğünü görüyoruz. Çünkü Tanrı’nın var etmesi, var edilen şey ile arasındaki ‘doğrusal’ bağdan gerçekleşir” (...) “Özel rab her şeyi ayakta tutan ve var eden varlık ilkesidir. Onun ‘doğru yolda olması’ söz konusu şeyi yoktan varlığa çıkarması ve bunun sürekliliğine işaret eder. İnsanın namazda ayakta durması bu ilk ve temel hareket tarzına gönderme yapar. Diğer hareket türleri ise canlılara, bitkilere ve donuklara ait hareketlerdir. Öyleyse namaz, kuşatıcı ve toplayıcı bir ibadet olarak, insanın toplayıcı varlık olmasının göstergesi ve belirtisidir. Namaz, tecellilerdeki yer değiştirmelerin de bir ifadesidir.”
Zamansız, mekânsız
Kıyam ederken kıyametin yeniden diriliş, ayağa kalkış hakikatini sezebiliriz, daldığımız yolculukların sırrı kalbimizde, kalbimizdeki de O’nun bilgisindedir şüphesiz. O’nu görür gibi namaz kılmakla yükümlü oluşumuz sayesinde (çünkü ayette dendiği gibi “gözü ne kaydı ne de hedefinden şaştı” 53/17) bu dikey eksen uzayabilir, kısalabilir. ‘O’nu görür gibi’yi kalbimizde deneyimlerken derhal hissederiz ki, aslında O bizi görmektedir. (“Gözler O’nu idrak edemez, hâlbuki O gözleri idrak eder. O latîftir, habîrdir.” 6/103)
Gören ve görünen arasındaki bu ilahi sır, bir namazdan diğerine, günde beş vakit gerçekleşir. Böylelikle Efendimiz’in (sas) göklere yükselişinin lineer veya pozitivist bir ilerleme olmadığını, döngüsel, zaman ve mekân ötesi bir boyut taşıdığını fark etmeye başlarız. “O kadar ki, iki yay kadar hatta daha yakın oldu” 53/9 kelamının manası, mekânın ve zamanın salt dünyevi algımızdan ibaret olabileceğini tahayyül etmeye başladığımızda açılacaktır. Her kişisel miraçla, dünyevi zaman bize ilahi bir boyut açar; yükselir ama ardından yine hayatın koşuşturmasına, somut yaşama döner geliriz.
En uzun yolculuğumuzdur belki de bu. Omuz omuza. Ama kendi kanatlarımızla. Yükselirken yere koyarız alnımızı. Âlem evet insan içindir, insan ise O’nun içindir. Her seferinde biraz daha anlarız. Aşkla...

Leyla İpekçi
zaman / pazar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Yükseliş ve tevazu - Leyla İpekçiÖnceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Leyla İpekçi-