Namaz - Cemalnur Sargut - Zahide Ülkü Bakiler

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Namaz - Cemalnur Sargut - Zahide Ülkü Bakiler

Mesaj tarafından mahzen Bir Perş. 21 Şub. 2008 - 14:27

Namaz
Zahide Ülkü BAKİLER'in Çağ Radyo'da
Cemalnur Sargut Hanımefendi ile yaptığı bir söyleşi:

Z.Ü.B.
Aşk dedik, sabır dedik, kader dedik bütün bunları hayatımızın içine ne
kadar çok yer ettiğini söyledik ve bütün yaşantımızı ele aldığımızda,
bir insan olarak vazifelendirildiğimiz şeyi konuşacağız bugün “İbâdet”
diyeceğiz. Ama ibâdetin de bir baş tâcı var: Namaz. Namazı zâhir ve
bâtın yönleriyle anlatmaya çalışacağız. Elbette sizin çok güzel
kaynaklardan o kendinize özel, o harikulade üslûbunuzla ilminizi
bizimle paylaşmayı inşallah en güzel şekilde gerçekleştireceğiz.
İbâdetler hayatımızın hemen hemen hepsini kapsıyor aslında. Yaşantımıza
bir ibâdet olarak baktığımızda bunu söylemek yanlış olmaz değil mi?
İbâdet nedir? Önce dış anlamıyla nedir? Kur’an’da bu kadar anlatılan,
Efendimizin bize sürekli söylediği bir insan-ı kâmilden duyduğumuz
ibâdet, ibâdet diyebildiğimiz geneli söylersek neler anlatacağız
dinleyicilerimize.
C.S.- Çok teşekkürler ediyorum, bir ârifi billâh’a ait bir
hikâyeyle başlamak istiyorum müsaade ederseniz. Bir ârif camide vaaz
dinliyormuş.Hoca efendi cehennem hakkında bilgi veriyormuş. İnsanın
günahlarından dolayı nasıl yanacağını uzun uzun anlatınca ârif üzülerek
hocaya demiş ki: “Ey hocam! Allah bunları bize sormayacak, sadece bir
tek şey soracak: Bütün bir ömrün boyunca ben seninleydim kulum sen
kiminleydin?”. İşte ibâdet, “Ben seninleydim" dedirten hal ve hareketlerin tümüdür.
İnsanın sevgilisiyle bir ve beraber olmak isteğinden doğan bir hal bu,
fakat neticede suretle de yapılan bütün hareketlere ve hallere ibâdet
adı veriliyor. Şimdi Hz. Mevlâna buyuruyor ki “Takva, yani ibâdet ateşi
cihanı, masivallahı yaktı, sonra da tecelli şimşeği çaktı, takvayı da
yaktı” buyuruyor.İşte bu çok önemli bir noktadır. İş mutlaka takvayla
başlar, ne demek? Burada üç derece anlatılıyor. Takvanın, ibâdetin ilk
derecesinde Allah’ın yapma dediklerini yapmamak önemlidir. İnsan aşık
olur, sevgilisi için nelerden vazgeçer, nelerden, bütün sevdiği şeyleri
terkeder öyle değil mi? Ya Allah aşkı insana gelirse onun için namaz
kılmak bile çok basit bir hareket olarak kalmaz mı eğer şekliyle
kılıyorsan. O halde takva, ibâdetin şekli kısmı insanı önce Allah’ın
“Yapma” dediği ve şer’i kaidede haram denen şeylerden uzaklaştırır.
Eğer gerçekten bu uzaklaşma sağlanırsa aşk artar, aşk artınca bu sefer
Allah’tan başka herşeyden uzaklaşır insan. Sakın yanlış anlaşılmasın bu
hal dünyadan el etek çekmek değildir. Hayır bütün güzellikleri görür ve
o güzelliğin içinde Allah’ını bulur. Tıpkı benim Hocamın buyurduğu
gibi: ‘Hüsn-ü mutlak değil midir Allah, Niçin temaşa-i hüsn olsun günah, Her hüsn bir delil-i kudrettir, Onun temaşası aynen ibâdettir’.
İşte insan bu hale geldiği zaman Allah’dan başka bir şey yok.. Onu
Allahtan alıkoyan herşeyi terk eder. Daha sonra öyle bir aşk oluşur ki
Allah’ın lûtfu bu aşkı çoğaltır. Bu tecelli yüzü suyu hürmetine ortada
hiçbir şey kalmaz, şekil de kalmaz. Yani Allah’la bir ve beraber olur
insan. Bu hale Hz. Mevlana istiğrak hali diyor.Ben orada
yapılan tarifi acizane çok kullanıyorum, seviyorum ve İnsan-ı Kâmil’in
tarifi gibi geliyor bu bana. Hz. Mevlâna diyor ki: “Bal küpünün içine
arıyı batır, artık arının kendine ait hiçbir hareketi kalmaz. Hareketi
balın hareketiyledir. O halde hareket eden baldır arı değil. Ama arı da
şahsiyetini kaybetmemiştir, sadece hal ve hareketini kaybetmiştir.”
İşte insan bu hale gelir. Ondan konuşan Allah, ondan gören Allah, ondan
iş gören Allah olur. Fakat dikkat ederseniz bu hale gelebilmek için
kullukla başladı işe, yoklukla başladı. İşte namaz bütün bu
hareketlerin hal diliyle Allah’a “Seni seviyorum” hitabıdır ve bütün bu
hareketlerin içinde kurban, tevhid, mirâc ve zekât; halin zekâtı,
vaktin zekâtı ,aklınıza gelebilecek bütün ibâdetler gizlenmiştir. Onun
için namaz ibâdetlerin en önemlisidir.
Namaza başlamadan önce taharet denen
temizlenme olayı vardır ki insan sevgilisini görmeye giderken nasıl
makyaj yaparsa Allahının, en sevdiğinin huzuruna da o abdestle çıkar
şekilcilik değildir bu ve çok önemlidir. Bir insan pırıl pırıl tertemiz
banyodan çıkmış dahi olsa eğer namaza başlayacaksa tekrar o banyoya
girer ve niyet ederek abdestini alır. Bu abdestin dış mânâsı;
âzâları kirlerden temizlemektir. Fakat birçok iç mânâsı olduğu için
temiz de olsak tekrar almak gerekir.
Şimdi iç mânâlarını sıralarsak; âzâların günahlarını temizlemek için yapılan taharet hayrat ve hasenattır.
Bir insan ne kadar faydalı ise çevreye haliyle, parasıyla, puluyla,
malıyla, mülküyle, sıhhatiyle, herşeyiyle kendisini feda etmişse o
ölçüde âzâları günahtan temizlenir.
Nefsin tahareti nefsin temizlenmesiyse Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak,
Peygamberin mânâsını idrak etmek, ahlâkını yaşamak demek ya da devrin
mürşidinin mânâsını yaşamak demek ve bolca tövbe etmekle gerçekleşir.
Sırrın taharetine gelince, Allah dışındaki masivayı tamamen terketmekle olur.
Demek ki insan namazda abdest alırken bütün bunları yapar ve bütün
bunları yaparken de ârifi billâh şu sözlerle kendine bunları yapması
gerektiğini hatırlatır, bilmiyorum hiç böyle abdest alan var mı ama
işin esası budur;
Ellerimizi yıkarken: Ellerimizi hayra alet et Ya Rabbi deriz.
Ağzımızı yıkarken: Bana Kevser şarabını içir Ya Rabbi deriz.
Sonra burnumuzda: Burnumu cennetin kokularıyla tatyib et deriz.
Sonra yüzümü: Sevgililerinin yüzlerini nûrlandırdığın gibi benim de yüzümü nûrlandır Ya Rabbi.
Sağ kolda: Beni tövbekâr kullarından,
Sol kolda: Beni istiğfar edenlerden kıl Ya Rabbi deriz.
Sonra başta: Bana havf –korku- ve hüznü olmayan kullarından olmayı nasip et.
Ayaklarda: Ayaklarımı münafıkların ayaklarını kaydırdığın gün sırâtımda müstakim eyle diye yıkarız.
Ve Amentü duasını okuruz.
Şimdi yukarıda sayılan bütün taharet konularını kendimize böylece hatırlattıktan sonra.
Z.Ü.B.- Aslında bu bir hatırlatma değil mi?
C.S.- >Tamamen hatırlatma.
Z.Ü.B.- Madem ki buluşmaya gidiyoruz, madem ki işin içinde bir
randevu var o zaman en güzel şekilde gidiyoruz ve her âzâmızla bu
istekleri de ifade etmeye hazırlıyoruz.
C.S.- Evet, bunu kendimize hatırlatıyoruz yani vücudumuzu, nefsimizi, aklımızı yabancılardan arıtıyoruz, arıttıktan sonra...
Z.Ü.B.- Bir filtre görevi görüyor sanki değil mi abdest Cemalnur Hanım.
C.S.- Çok doğru. Kendi kendimize, zaten namazda âyetleri okurken
ne çok kısık sesli ne de bağırarak oku buyuruluyor, her an kendi
kendimize hatırlatma var çünkü, Muhiddin-i Arabî hazretleri buyuruyor
ki: ‘İbâdete kul olarak başla ki Allah senden tecellî edebilsin. Kul
olarak başlamazsan bu tecellî zuhûr etmez’. Onun için biz kul olarak
namaza başlıyoruz mesele bundan ibaret.
Aklımıza belki niçin namaz kılmamız gerektiği gelebilir. Çok iyi bildiğiniz gibi Bismillahirrahmanirrâhim Allah buyuruyor ki: ‘Biz sana Kevser’i verdik’.
Şimdi burada verilen Kevser bize bir lutuf verdiğini hatırlatmak
içindir. Tabii lütfun idrâki yine Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin
buyurduğu gibi: ‘Suyun rengi taşıyan kaba bağlıdır’ derler. Lütfun
idrâki de onu taşıyan kaba bağlıdır ama hangi lütuf? ‘Biz sana
Peygamberden zuhûr eden Kevser Şarabının sarhoşluğunu ve mestliğini
nasip ettik’, ‘biz sana mânâmızdan mânâ aktardık, biz senin ruhunu
aydınlattık, gönül vasıtasıyla Allah’a olan irtibatını sağladık.’
O
kadar çok şey anlaşılır ki ve en sonunda özetlersek ‘Biz sana Aşk
verdik’ Peki ne yap bunu hatırlamak için ve teşekkür için ‘Secde et ve
kurban kes’ diyorlar.
Şimdi geldik “Secde et ve kurban kes”e; “Secde et
den maksat, ben olarak başladığın namazda hiç olma seviyesine
yükselmektir. Çünki Allah secdede bizi alınlarımızdan yakalar. Bir
insan hiçliğini idrâk ederse, hiç olmayı bilen aklından Allah onunla
irtibat kurar.
Namazın içinde kurban da var zaten değil mi? O halde bir kere namaz ve
kurban yan yana anılıyor yani ikisi bir arada olması gerekiyor. O halde
kurbandan esas maksat nefsi kurban etmektir
tabii namazı nasıl şekliyle kılıp iç mânâsını idrak ediyorsak, kurbanı
da şekliyle kesip sonra nefsi kurban etmek daha doğrudur. Fakat iç
mânâsı ve esas mânâsı nefsin hazlarını kurban etmek demektir. Eğer bunu
yapmazsan ebter olursun, yani Allah korusun soyun sopun, mânân,
herşeyin kesilir diyor. Şimdi burada bize çok mesaj var birincisi:
Bunları yap ve bunlara devam et mesajı var, bunları yap ki bu mânâ
zuhûr etsin. Yani Kevser’in kesiksizliği namazladır, namazın mânâsı da
nefsin hazlarını kurban etmekledir, bu ikisi çok iç içe. Peki nefsin
hazlarını kurban ne demek orayı biraz inceleyelim. Diyor ki Allah ‘Sen
iki başlı kılıcınla -Hz.Ali’nin zülfikârı - o iki başlı kılıcın bir
başı muhalefet yani hayatın boyunca karşına engeller çıkacak,
fikirlerine karşı gelinecek,bunların seni yolundan alakoymasına müsaade
etmeyecek ve mücadele edeceksin–yani seni sevmeyen, beğenmeyen olacak
ki senin nefsinin hazları kesilsin, kılıcın bir başı budur- ikinci başı
gayrettir. Sen bütün bunlara rağmen Peygamberin yaptığı gibi gayrete
devam edersen işte bu iki başlı kılıç senin nefsinin hazlarını keser ve
sen o hale gelirsin ki etin kendine de faydalı olur –tıpkı kurbandan
eve aldığımız gibi- çevredeki manevi yoksullara da faydalı olur.
‘Bu kesme hadisesinde üç şey rol oynar; şeriatin kılıcı, tasavvufun
edebi –yani her yerde Allah’ı görme kabiliyeti- bunlarla nefsin
isteklerini kestiğinde ortaya çıkan o muazzam güzellikte çevreye örnek
insan olmanı sağlar’ diyor Hac Suresi.

mahzen
Gönül Dostu
Gönül Dostu

Mesajlar : 809
Kayıt : 28 08 2006
Kitap okur musun : okumak için çaba sarfediyoruz.
 : 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Namaz - Cemalnur Sargut - Zahide Ülkü Bakiler

Mesaj tarafından mahzen Bir Perş. 21 Şub. 2008 - 14:28

Z.Ü.B.- O zaman Hz. Ali’nin mânâsını anlamış oluyoruz biraz değil mi? Hz. Ali boş yere ‘Ben dünyadan boşandım’ demiyor.
C.S.-. Hz. Ali’nin kılıcı hilim kılıcıdır, fütüvvet kılıcıdır.
Aslında Hz. Ali Allah’ın aslanıdır ve savaşmıştır yalan değil burası
ama biliyorsun yüzüne tükürüldüğü zaman kılıcı bırakan bir Allah
aslanıdır. Tüküren kişi o nûrla müslüman olmuş ve ‘Niye başımı kesmedin
Ya Ali’ diyince ‘Ben senin nefsinin arzu ve isteklerini hilmimin ve
ilmimin kılıcıyla kestim, bak ne hale geldin buyurmuştur’. Onun için bu
kılıç, bu zülfikâr aslında nefsi kurban eden kılıçtır, Hz. Ali bunun
mânâsıdır. Çünkü Peygamber (s.a.v.)‘Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır’
buyuruyor. Biraz sonra Kâbe’ye geleceğiz hacda, Kâbe’nin kapısı Hz.
Ali’dir, kendi gönlümüzdeki Allah’ı bulmak için Hz. Ali’ye ihtiyacımız
var.
Namazın içinde kurban, hac, mirâc, zekât ve tevhid var.
Şimdi geldik huzura, biliyorsunuz namazın iki özelliği var: Bir huzurlu
olarak namaz kılmak. Huzurlu olarak kılmak demek huzurda kılmak yani
kendini Allah’ın huzurunda hissetmek, insan ancak öyle huzurda olur.
Allah’ı görmüyoruz ki ! O halde iki şey yapabiliriz: Ya, madem ki bize
söz veriliyor mirâc namazdadır göreceksin diye henüz görme devresine
gelmemişsek yani ayıksak o zaman ben olarak namaza başlarız ve Allah’ın
bizi gördüğünü düşünürüz işte o zaman da huzurda oluruz.
Büyük sûfilerden Ebu Said Harras hazretlerine ‘Namaza nasıl durulur’
diye sormuşlar. O da: ‘Kıyamette Allah’ın huzuruna çıkıp duracağın
gibi. Öyle bir duruş ki senin ile onun arasında tercüman bulunmayacak.
O sana bakacak ve soracak, sen O’na cevap vereceksin. Ve öyle bir
Padişahlar Padişahının huzurunda bulunduğunu bileceksin ki ,işte
zevkten mest olacaksın’ diyor.
İkincisi: Allah’ın ondan tecelli ettiği bir gerçek insanı düşünerek namaz kılarız ki o insana “Adem’e secde et”(Bakara,34)
emri gelmiş olsun, o kadar yüce bir insan olsun işte bu olaya huzur
deniyor. Hazır olanın önünde durmak o insanı huzurlu kılar rahat ve
mutlu kılar.
Namaz bir çok yerde Kur’an-ı Kerim’de salât olarak geçiyor, salât
sıladan ayrı olmak demektir. Sıla biliyorsun doğduğun yer, elest
âleminden ayrı olmak demektir. Esasen insan için namaza başlama vakti
yedi yaştır çünkü şeriat ehli der ki yedi sene doğduğu yerden ayrı olan
insan hastalanır,içini sıla özlemi sarar, işte insana namaz doğduğu
yeri hatırlatan ve onu huzura kavuşturan tek mânâ olduğu için de çok
önemlidir.
Şimdi İmam eşliğinde namaza başlarken Allahu Ekber diyoruz çok iyi
bildiğin gibi bunun mânâsı şudur: Allahım ben senin huzurunda nefsimi
kurban ederim; bunu yapabilmek için ellerimizi iki yana kaldırıyoruz
dünyayı ve ahireti terk ediyoruz orada yalnız ben, kul ve Allah var. Bu
öyle bir devirdir ki biraz sonra inşallah Elhamın mânâsında göreceğiz.
Ahmed, Mahmud, Muhammed, Mustafa halidir. İşte bu namaz yakîn olan
ikilik hali ile başlıyor. Hamd edilmesi en yüce olana hamd edilir.
Muhammed yani yakîn olarak devam eder, secdede Peygamberin hakikati
ortaya çıkar (Ahmed). Mahmud olarak biter. Ve en sonunda seçilmiş
olmanın zevkini yaşar (Mustafa)
İşte insanın ben olarak girip, mânâsı ile kılarsa seçilmiş olarak
çıktığı tek ibâdet namazdır. Kul Allah’a yakin derecesine ulaşır.
Sonra kurban keserken Allahu Ekber dersin işte öldürülmeye layık olan
nefsi kurban ederken de bu sözleri söylersin, o esnada beden İsmail,
can da Halil İbrahim gibidir, can bu semiz bedenin heva ve hevesini
kesmek için Tekbir getirir. Beden de şehvet ve hırslardan kurtulur ,bu
aradan Subhaneke okunur. Subhaneke tenzihtir o yüceliği....
Z.Ü.B.- Cemalnur Hanım biz bütün konuşmalarımızda mutlaka
Peygamber efendimizden bahsediyoruz bahsetmemek de olmaz elbette
başımızın tâcı, gözümüzün nûru, O’nun da gözünün nâru olan namaz var
değil mi aslında. Namazla ilgili pek çok âyet olduğu gibi namazla
ilgili çok fazlasıyla hadis de var. İşte Bakara Suresi’nin ilk beş
âyeti ittika sahiplerinin vasıflarını sayarken, gayba imân ederler,
namazlarını kılarlar ve infak ederler, diyor. Demek ki muttaki olanın
da esas şartından bir tanesi namaz. Diğerlerini de inceleyeceğiz tabii
ama efendimizin gözünün nûru olmasından biraz bahsedelim dilerseniz.
C.S.- Bildiğiniz gibi hadis-i şerif’te Peygamber (s.a.v.) buyuruyorlar ki; “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, koku, gözümün nûru namaz.”İki
dişi article’lı kelimenin arasına erkek article ihtiva eden koku
kelimesi girmiştir. Bu normalde Arapça gramere uymayan bir diziliştir.
Bu diziliş bu sözün tamamen Allah tarafından Peygambere
söylettirildiği, en kul halinde söylettirildiği ve Allah’ın dizişi
olduğunu aşikâr eder çünkü Arapça gramere uymayışı ve o grameri çok
güzel kullanan Peygamber Efendimizin diğer hadisleriyle de bağdaşmayışı
bunu gösterir. Şimdi siz bana soracaksınız, sanki diğer hadislerde
farklı mı diye? Mutlaka ki diğer hadisler de aynı fakat bu gayba imanın
bir işaretidir, bu diziliş. Burada yaradılış bir şekilde anlatılıyor
yani önce Allah kendi ruhundan ruh üfleyerek erkeği, sonra onun parçası
olan ,onun eşi olan, onun yarısı olan kadını yarattı. Bu Allah’ın
varlığı ondan sonra erkek yaradılışı ondan sonra da kadının
yaradılışını Arapça olarak anlatan bir diziliştir. Fakat asıl
enteresanı burada dişiyle anlatılan nefistir, ki bu çok kitaplarda, ve
Allah’ın kitaplarında dişi vasıf nefsi anlatır. Nefis ruh makâmına
erişme gücüne sahip olan vücuttaki en önemli kısımdır ve insanın
şahsiyetini belirler. Nefsi hazlardan temizlersek “nefs iken adı Barik
Allah oldu Ruh” haline gelir. Onun için nefis çok yüce bir makâmdır,
Züleyha makâmıdır.
Z.Ü.B.- Evet, demek ki Züleyha’nın tekâmülü mümkün olduğu gibi kadında da bu potansiyel gücün fazlasıyla olduğunu görüyoruz.
C.S.- Attar bir şiirinde diyor ki: ‘Züleyha Yusuf’un geçeceği
yere oturdu ve Yusuf’u görünce öyle bir ah etti ki, Yusuf atının
üzerindeydi, elindeki kamçı o “ah”tan alev aldı ve Yusuf kamçıyı
taşıyamadı attı. Atınca Züleyha bağırdı “Ey Allahım şu hale bak! O
Yüceler Yücesi Peygamber, ben bir garip kadınım ama benim gönlümde
taşıdığım ateşin zerresi onun eline intikal edince taşıyamıyor,
atıyor’. Ondan sonra Attar buyuruyor ki: ‘İşte devrin Züleyhaları
olmasa Yusuf’un kıymetini kim bilecek’. Onun için Peygamber olmasa
Allah’ın mânâsı nasıl aşikâr olacak demektir. Hatta Anne Marie Schimmel
adlı çok sevdiğim Hz. Mevlâna uzmanı o mübarek hanımefendi de Ruhum Bir Kadındı
adlı eserinde Sâmiha Ayverdi’ye ithaf ettiği bu eserinde diyor ki:
‘Ruhun Aşk makâmıdır’. O halde demek ki bu üç mânâda kadın nefsi temsil
eder. Peygamber bir kere nefsi sevdirdi demekle nefsin lüzumunu nefis
olmazsa tekâmülün olmayacağını bize anlatmıştır. Kokudan maksat
herkesin kokusu onun meşrebidir.
Z.Ü.B.- Burası çok önemli değil mi? Hani kadını anlayabiliyoruz
namazı da anlayabiliyoruz ama kokuda ince bir ayrıntı var, çok güzel
anlaşıldı bu kavram.
C.S.- Çok ince bir ayrıntı var, meşreptir. Meşrep sevilmezse
hoşgörü olmaz yani Allah’ın yarattığı her meşrebin, her mânânın
lüzumluluğu idrâki gelişmezse insanlara hoşgörü olmayacağı için tevhid
yani birliğe gitmekte çok zorlanır insan. İşte bunları yapabilmek için
de namaz gereklidir diyor Peygamber Efendimiz çünkü ancak namazda bütün
bunların mânâsı aydınlanır, gözün bunları görmeye başlar namaz
mirâctır.
Z.Ü.B.- İslam’ın da mânâsı bu değil mi aslında, kelime mânâsına
da baktığımızda teslim, müslim, seleme kökünden gelen bir mânâ ile
birlikte o zaman İslam’da herşeyden önce teslimiyet var.
C.S.- Çok önemli ,çünkü nefsi kurban etmede çok önemli bir nokta
var, hep kaçırıyoruz. Hz. İbrahim’in muazzam güzelliği yani kararı
verişi fakat oğlunun da ‘baba sen emrolunduğun üzere hareket et’ demesi
nefsin bu kesilişe, bu acı ve ızdıraplara hazır olduğunu ve öyle
olmazsa mirâca çıkılmayacağını anlatır yani nefis hazır olmalı. Hani
bir psikiyatriste gidersiniz ilk sorusu budur, henüz hastalığınla
başedecek durumda mısın, hastalığını kabul ediyor musun, itiraf ediyor
mu nefis hastalığı işte Allah bu itirafı istiyor orada bizden. Ondan
sonra yükselme başlar.
‘Tekbir namaz kılan halkı dünyaya ait düşünceden meneder, nefsin
şehvetini haram eder, hakikat ehline ise masivayı haram kılar. Namazda
tekbirin mânâsı ben Senin huzurunda kurban oldum demektir. Yukarıda
düşündüğümüz gibi yani Hz. İsmail’in teslimiyeti nefsin ruha
teslimiyetini gösterir. Ancak o zaman vücut hırslardan kurtulur. Namaz
kılmayanlarda bu teslimiyet olamaz. Namaz kılanlar ise temizlenmiş
kurbanlar gibidir’ diyor ârifi billâhlar. Onun için namaz kılmanın
önemi çok fazla. Şimdi gelelim Bismillahirrahmanirrâhim’i dedikten
sonra, Allah’ın namazı bir tek onunla dahi kılabilirsiniz dediği o
muazzam Fatiha Suresi’ne.
Z.Ü.B.- Evet Fatiha’ya geçeceğiz ama Cemalnur Hanım benim burada
size sormak istediğim bir şey var. Dinleyicilerimize tevhidden
bahsediyoruz tasavvuf çerçevesinde anlatıyoruz ve aslında gönül,
gönlümüzü konuşturmaya çalışıyoruz. Gönlün söylediklerini anlatmaya
çalışıyoruz ve bütün bunları düşünürken yüzyıllardır varolan değişik
meşrepleri sevmek gerektiğinden bahsettiniz. Kokudaki incelik budur
dediniz. Tabii ki her meşrebe saygı duymamız gerekiyor ama ibâdetler
konusu bilhassa tasavvufta çok çetrefilli mevzulardan bir tanesi.
Özellikle namaz konusunda Halûk Nurbaki’nin söylediği bir şey benim
aklıma takıldı Siz de onun kaynaklarından fazlasıyla istifade
ediyorsunuz onu tekrar sormak istiyorum namaz gözümün nûru
diyor Peygamber Efendimiz ve madem ki biz imam olarak Efendimizi
kendimize rehber ediniyorsak o halde O namaz kıldığı halde biz namazı
bitirdik diyebilme hakkına sahip miyiz? Halûk Nurbaki diyor ki: “Allaha
aşık olup da namaz kılmayı reddedenlerden daha mı az acaba aşıktı ki
Fahr-i Kâinat Efendimiz hâşâ o namaz kılmaya bütün ömrü boyunca devam
etti.” Buradaki aşktan maksat ne acaba?
C.S.-Aşk imamdır bize gönül cemaat, kıblemiz dost yüzü daimdir namazımız’
daim olabilmesi için insanın bu hale gelebilmesi, hatta bu halde sabit
kalabilmesi için ‘Peygamber dahi olsa sevgilisine vücutla ibadete
mecburdur’ diyor Allah. Suretin ibadeti bu halin devamıdır, ehlullah
namazı çeşitli şekillerde kılmışlardır. Ama benim ârifi billâh olarak
acizane görüp tanıdığım kişilerden hiç namazı terkeden olmadı. Devrin
sahibi bilakis namazını arttırmıştır, Peygamberin sabahlara kadar namaz
kıldığını biliyorum. Benim hocam gecede 100 rekat namazla 1 yaşına
kadar olan bütün namazlarını eda etmişler. Dolayısıyla burada namaz
sevgiliyle olan irtibatın sadece manevi olmadığını maddiyata da ihtiyaç
olduğunu gösterir. Zâhir bâtının aynıdır.
Z.Ü.B.- Bâtında namaz kılabilmek için zâhiren de namaz kılmak gerekiyor demek ki?
C.S.- İbn-i Arabî diyor ki; ‘İnsandan zuhûr eden Allah’tır” ama
o zuhûrun olabilmesi için önce ben kulum diye bar bar bağırması
lâzımdır, bu da namazdır. Vahdet-i vücut anlatmış, insan da Allah’ın
tecellisini anlatmış bir Sultan için namaz bu kadar önemliyse ,biraz
sonra namazı da anlatırken nerelerden geçtiğimiz hangi makâmlara
geldiğimizi göreceğiz. Aşkın Sultanı olan Hz. Mevlâna’nın sabahlara
kadar namaz kıldığını biliyoruz. Hatta sabahleyin secdede çok uzun
kaldığı için, sakalından donmuş vaziyette -çok soğuk Konya malûm-
caminin yerine yapıştığını ve sıcak suyla açtıklarını söylerler. Şimdi
böyle Sultanlar namazı bırakmamışsa bizim hâşâ namazı bırakmamız abes,
bir de ‘Ben daim olan namazı severim’ diyor Allah. Şimdi Bakara
Suresi’nin bu ayetini şöyle de yorumluyorlar; kalp namazı, gönül namazı
doğru, esası budur ama Allah istikrarı seviyor, sırâtı seviyor,
istikrarsız kendine göre hareketi sevmiyor. O zaman bize Kur’an’da
şöyle bir emir gelirdi derdi ki sen bu salâtı yap ne zamana kadar?
Gönlün daim olarak namaz kılana kadar. Ondan sonra bırak derdi, var mı
Kur’an’da yok. O halde Peygamberin halinde de buna katiyen aksi bir şey
yok devrin Kutb-ül aktâb’ında da buna ters bir şey göremiyorsun. Şimdi
burada bir şey anlatmak istiyorum. Annem benim çok ârif bir
hanımefendidir. Bir şeyhle karşılaşıyorlar. Şeyh anneme olan
teveccühünü, eserlerini çok beğendiğini anlattıktan sonra diyor ki;
“Kızım niye namaz kılıyorsun? Namaz kılarken bir sen bir de Allah var.
Sanki sen ayrı, O ayrı gibi ona ibadet ediyorsun, bak ikilik ettin”
diyor. Annemin cevabı olağanüstü, diyor ki; ‘Çok haklısınız ama sizin
gözlerinizde de demin sohbette yaş gördüm. Siz Allah’a aşıksınız, bir
aşık bir de maşûk var. Bir sen, bir de Allah o halde insan kendi
kendine aşık olur mu, niye ağlıyorsunuz’ işte işin esası bundan
ibarettir. O birlik, ikilikle zuhûr eder. İkilik olmazsa birlik olmaz.
Kesret olmasa, vahdet olmaz.
Fatiha’nın ilk ayeti, besmeledir. Bismillahirrahmanirrâhim’deki B
harfi, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir vücutta tecelli etmesidir.
Hangi vücutta? Peygamberin vücudunda. B vücuttur ve zulmani harftir.
Eğer B’den geçersek, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) âyette dendiği gibi “Attığın zaman sen atmadın ama Allah attı
denecek kadar maddi varlığımızdan temizlenirsek B’nin altındaki nokta
oluruz. Bu Hz. Nokta bismillahın mânâsını bize idrâk ettiren Ali
makâmıdır. İşte elhamda bu makâma hamd ediyoruz. Bu makâm öğreticidir,
bizi tefekküre götürür. Allah peygamberi ile Rahman yağmuru ve Râhim
tecellisi ile Bir olur. Râhim tecellisi Peygamber’in mânâsını hâl edip
o mânânın içinde korunmaktır. Bu korunma sanki dünya içinde ahirette
yaşamak gibidir.
Elhamdülillahi Rabbilalemin; Fatiha’nın sırlarından bir tanesi bu üç kelimenin içindedir. Bir kere Alemlerin Rabbine hamd, hamdla başlıyor iş. Yani aslında burada bana hamdı öğret diye bir niyaz var. Hamdda çok önemli iki nokta var hamd şükrün daha üstünde bir makâm.
Hamd acı, sıkıntı, belâ, Allah’tan her gelenden memnun olma halidir.
Ben her gelenden memnun oldum, ey Sevgilim diyor Allah’a ama Allah’ın
hangi ismine diyor Rab sıfatına diyor.

mahzen
Gönül Dostu
Gönül Dostu

Mesajlar : 809
Kayıt : 28 08 2006
Kitap okur musun : okumak için çaba sarfediyoruz.
 : 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Namaz - Cemalnur Sargut - Zahide Ülkü Bakiler

Mesaj tarafından mahzen Bir Perş. 21 Şub. 2008 - 14:29

Z.Ü.B.- Evet terbiye edene diyor?
C.S.- Hamd kelimesi Allah’tan Allah’a olduğu için, Allah’ın
mânâsı ile Rab sıfatı arasındadır. Çünkü hamd bizim tek başımıza
becerebileceğimiz bir hâl değildir. İnsanın acı ve sıkıntıyı gönlü ile
hoş görmesi hatta bunu sıkıntı ve acı olarak hissetmemesi ancak
Allah’ın o insanda tecelli etmesiyle mümkün olabilir. Meselâ
hastalığına iyi gelecek acı bir ilacı içmek rahman tecellisi, fakat
bundaki acıyı hissetmemek veya “Şifam için lâzımdır” demek
tecellisidir. O yüzden burada hamdın kendinden kendine olduğunu, bu
hale erişmenin ise Adem’e yani insan-ı kâmil’e secdeden geçtiğini bize
öğretir.
Gene Muhittin-i Arabî diyor ki ‘Ayakta kılınan namazda bütün
duvarların, ağaçların sevabını alırsın çünkü onlar da namaz kılarlar
halleriyle -işte bu çekiliştir- rukûya vardığında dört ayaklı
hayvanların ibadetinin, yere kapandığında sürüngenlerin ve nebatların,
bitkilerin ibadetinin mânâsı sana zuhûr eder ve bütün onların sevabını
-bak bir namaz süresince- bütün halin ibadetini yüklenirsin’ diyor. O
halde rahman işte bu sıfattır. Herşeyin ibadet ettiği, herşeyin ona
çekildiği, farkında olarak veya olmayarak o mânânın zuhûrudur.
Z.Ü.B.- Evet tek nokta etrafındaki cazibe değil mi?
C.S.- Biz ilimde affinité, çekim gücü diyoruz, makro ve mikro
bütün âlemde Rahman tecellisi yani aşk ve cezbe vardır. Demirle
oksijenin birbirine çekilmesi de Rahman tecellisidir. Bu çekilişten
aslında sadece hareketten ibaret olan bu âlem zuhûr ediyor. Ve Râhim
ortaya çıkıyor ,niye çıkıyor? Aşk zuhûr etti Rahmanla,Aşkla yarattığını
Râhim içinde korumaya alan Allah dünya ve âlemi koruma altında tutar bu
sıfatla. Ama bu sıfattaki koruma hissini yalnız hamd edenler
hissedebilirler, ben korunuyorum diye hissederler. Onun için râhim
hamdedenler için özel bir ayrıcalıktır, çok yüce bir sıfattır, ana
kucağıdır, Allah’ın bize açtığı ana kucağıdır, aşkın kucağıdır râhim.
Onun için O Rahman ve Râhimdir diye Allah kendine ait ve Peygamberinde
tecelli eden bu iki hakikati bize hatırlatıyor, Fatiha öyle bir sure ki
yarısı Allah’ın ağzından yarısı kulun ağzından. Allah’la kulun
ortaklaşa paylaştıkları bir sure.
Z.Ü.B.- Evet muhteşem bir şey.
C.S.- Evet geldik din gününün sahibine. Din gününün sahibi olan
Allah hangi günün sahibidir? Kıyametin sahibidir. Kıyam nedir? Ayağa
kalktığın andır, huzura durduğun andır. Kıyam Allah’ın mânâsının sende
zuhûr ettiği andır. Benden zannetme, onun sahibi benim diyor Allah,
bizi uyarıyor. Çok önemli bir noktadır evet sorguya çekilecek olan da
biziz, bize soracak sana el ve ayak verdim, ziraat yaptın mı,
vücudundan ziraat yaptın mı, mânâ zuhûr ettirdin mi, mânâ cevherini
ortaya çıkardın mı, o günün sahibiyim ben diyor. Ama o gün hangi
gündür. O gün bu dünyada da yaşanabilir o gün insanın “Ben hiçmişim
herşey O’ymuş” dediği gündür. “İşte o ancak benim lutfumla olur “diyor
Allah, O günün sahibi benim diyor burada şiddetle bize kendi mânâsını
hatırlatması var. Buradan sonra çok önemli bir noktaya geçiyoruz.
Z.Ü.B.- Kul konuşmaya başlar.
C.S.- Evet. Fatiha’nın içersinde şeriat, tarikat ve hakikat bu cümlelerde gizli dikkat edersen. Diyor ki Yalnız sana kulluk ederim,
burası şeriattir, yani bir ben varım bir de sen varsın, ben sana ibâdet
ediyorum ,benden zannederek ben olarak ibâdet ediyorum ama senden
yardım isterim orası tarikat ya da tasavvuf yoludur. Ne diyor “Aa ben
tek başına hiçbir şey değilmişim, Senden yardım gelirse ancak ben o
kulluğu yapabilirim”diyor. Burada kâmil insanlar tir tir titrer. Zira
yalnız senden yardım isterim dediğimizde bir de hatırlarız ki
sıkıldığımızda bir çok yaradılmışa müracaat etmişiz. İşte o zaman
yalancılığımız ortaya çıkar. İnsan-ı kâmil bu korkuyla titrer.
İyyakenağbüdü ve İyyakenestein’de diyorlar ki: Allah o
kula “Ey dil benim huzurumda olduğunu söylüyorsun, benden imdat
istiyorsun, bana ibâdet ettiğini söylüyorsun. Halbuki seni vekil eden
âzâlar iftira ediyorlar, onlar benden gafildirler, sen ancak sana
ibadet ederiz, ancak senden yardım isteriz diye bana yalan
söylüyorsun”diye yüzüne vurunca ârifi billâh bu noktaya geldiğinde tir
tir titrermiş. Namazın bu noktası bize kendimizi hatırlatma noktasıdır
acaba namazımız yalan söylüyorsun diye yüzümüze çarpılacak mı diye ârif
olanlar ödleri koparlarmış, kendilerini toplayıp ihtinassırâtelmüstakime
geçebilirlerse çok bahtiyar addederlermiş kendilerini. Muhittin Arabî
bununla, dilin namazda göze, kulağa, el, ayağa, karına, kalbe ve bütün
vücuda tercüman olduğunu belirtiyor. Arifler bu sebeple namazın bu
devresini son derece tehlikeli olarak addediyorlar. İnsan namazın bu
devresinde huzurlu ise bütün mevcudiyeti ile Rabbine döner, dilin
dediği gibi bütün varlığıyla ona yönelirse bu devrede o zaman namaz
mümin için işte Mirâc oluyor diyor ârifi billâh. Eğer burayı atlar da
diğer noktaya gelirsek sırât-ı müstakime o zaman zaten müstakim sırâtta olan bizi devralıyor ve iş kolaya doğru yönleniyor, miracta o demek.
Beni sırâtında müstakim eyle, burası hakikattir. Şimdi sırât-ı
müstakim herhangi bir sırât değildir, müstakim devam eden sırâttır.
Dünya hayatına bakarsan insanın sırât-ı müstakim üzre olması ancak mürşidinin, peygamberinin ahlâkıyla ahlâklanmasıyla
mümkündür, müstakim bu demektir. İkincisi istikrar mucizedir diyor
ârifler, sabit kadem olmak, yani vazgeçmemek, adam olamadım ben
vazgeçeyim, yapamıyorum dememek gayret kılıcını elden bırakmamak, bu
sırât-ı müstakimdir ve sonu tevhiddir. O yüzden Peygamber’in sırât-ı
müstakimi tevhiddir. Allah bunu nasip etsin.
Ve sonra biliyorsunuz Fatiha suresi ‘kendilerine nimet verilenlerin
yolu ve yanılmışların yolu değil’ diye rica ediyor.Burada dallin
hıristiyanlık makâmı yani insan tevhide ulaşamadan yalnız aşkta
kalırsa, ilmi bir kenara bırakırsa şekli putlaştırır.Ya da musevi
makâmı gibi sadece ilme dönüp aşksız ilimde takılır kalır ki bu da
mağdûbindir.
Şimdi bundan sonra da rükûya varır insan. Rükû ‘Ben sizi nasıl çıplak
yarattımsa, size akıl ve idrak verdim ise ya siz bana ne getirdiniz’
sorusunun insan tarafından algılanışı ve utancından, eğilişidir Hz.
Mevlana böyle anlatıyor. ‘Gözyaşlarınıı neye akıttınız, hayatı neye
sarfettiniz, size beden toprağından mahsul çıkarmanız için el ve ayak
çapası verdim ne ziraat ettiniz’ diye Allah bize sorar, biz iki büklüm
oluruz. Ve subhane rabbiyel azim deriz üç kere söylenen bu muazzam hitapta birincisinde Allah tüm kavramlardan tenzih ediyoruz, sen azimsin bizim kafamızda oluşan kavramlar gibi değilsin ikincisi benzettiğimiz sıfatlardan tenzih ediyoruz, üçüncüsü
tenzih ve tesbih ediyorum diyoruz. Hem tenzih ediyoruz hem tesbih
ediyoruz. Yani tüm zanlardan uzaksın sen diyoruz. Peki ama Allah için
bir hayal kurmayacak mıyız? Tabii kuracağız işte namaz bizim gözümüzle,
bizim kabımızla Allah’ın hayalidir, sadece onu bir şekle oturtup onu
tek olarak göstermekten edeb ederiz. Onu sonsuzluğun içinde düşünürüz
bu an öyle bir andır ki edeb anıdır çünkü rukü vardır. İşte o Peygamber
Efendimizin Allah’la benim aramda kıl kadar bir şey yoktu dediği andır.

O halde bu rükû anında kul bu güzelliği tekrarladıktan sonra Allah’ın
büyüklüğünü kendi yokluğunu itiraf ettikten sonra Allah başını yukarı
kaldır der hamdet diye bağırır. Burada yalnız hakiki namaz kılanlar rabbena lekel hamd:
hamd senin içindir derler, ayağa kalkarlar fakat kudretleri
olmadığından yüzüstü düşerler ve Allah’ın rahmetine nail olmayı
dilerler. Secdeye varırlar ve üç kere subhane rabbiyel âlâ okurlar birincide sıfatlardaki güzelliklerin tümünden âlâ Rabbimizi tenzih ederim der -tenzih bu sefer tarz değiştirmiştir- ikincide bildiğim, kavradığım güzelliklerin tümünden de güzel olan Allahımı tenzih ederim der, üçüncüde
sezişteki güzellik kavramlarının tümünden de yüce olan Allahımı tenzih
ederim der. Yani kendini yok hisseder bu eğilişte ve Allah ona “Ey
kulum sana nimet verdim hani kazancın?” der. İşte bu halde yani
oturduğu yerde bu hitapla karşılaşır ve eğer Mirâc yapmışsa (secdede
yokluğunu idrâk etmişse o zaman ettehiyyatüyü mânâsı ile okur)
Ettahiyyatü nedir? Bütün bu duyduğumuz zevklerden dolayı, bütün bunları
bize idrâk ettiren Peygamber’in mânâsını anmak, hatırlamak,
şükretmektir. Ettehiyyatüde üç cümle çok önemlidir: Birinci cümle ruhtan söylenmiş bir cümledir. Yani ruh tarafından söylenir yahut ruha söylenir, ruh Allah’ın nefesidir, emridir. İkinci cümle Peygambere yani gönüle hitaptır. Üçüncü cümle nefsimizle söylenmiştir artık bizi dünyaya doğru çeken cümledir.
Şimdi dünyaya çekildik yani namazı güzellikle kıldıysak ne mutlu bize
ama sorulara cevap veremediysek diyor Hz.Mevlâna -ki kıyamettir namaz
diyor Mesnevîdeki bir bölümde- o zaman orada kul başını sağa çevirip
evliya ve enbiyadan yardım diler kul evliya da ona der ki eğer bu
dünyadaysa tamam yardımım var, bana selâm verdin, aldım kabul ettim,
seni ahirete döndürdüm o mirâctan, fakat kıyamet anındaysa o zaman
dünyada yardım istemeliydin çok geç kaldın der. O zaman sola döner ona
kendini öğretenlerin hepsinden yani dünyada taptığı herşeyden yarıdım
diler. Onlar da “Eğer dünyada ise senin vefana teşekkür ederiz ama
biliyorsun ki biz sana faydalı olamayız” derler. “Ahirette ise hiç sana
faydalı olamayız, bize taptın da ne oldu dünyada” derler. O zaman kul
gene Allahıyla baş başa kalır, ellerini kaldırır ve duaya başlar.
Anlıyoruz ki secde kendini hükümdar mevkiinde tutan nefse baş
eğdirmektir. Kendini hakimi mutlak zanneden nefse secde baş eğdirir.
Secde kendini beğenen ve ilâh edasıyla fertleri ve cemiyeti de
hizmetkâr eden nefsin vücudu mutlak önünde eğilmesi, yıkılmasıdır.
Secdeden murat insanın kendi yokluğunu idrak etmesi Şahı Hakîkinin
tecellisine mazhar olan üstâdı kâmili bulmasıdır.
Şimdi secdeyi anlatırken iki secdeden bahsedeceğiz. Müsaade edersen
buradan tabii Hz. Adem meselesine girmek istiyorum. Çok iyi bildiğiniz
gibi dinleyenlerin de çok iyi idrâk ettikleri gibi Hz. Adem Allah’ın
lütfuna sahip bir insan olduğu için onda aşk cevheri vardı ve
yasaklanan aşk elmasını yedi, hata yaptı hatası yüzünden çektiği acıdan
peygamber makâmına erdi. Fakat hatasını cüzzün hatası olarak gördü ve
Allah’a benim, kulunun hatasıdır dedi işte bunun için Peygamberlikle
şereflendirildi. Şeytana ise Allah, “Adem’e secde et!”emri vermişti.
Ama şeytan “Ben ateşten yaratıldım, o ise topraktan. Ateş topraktan
üstündür. O halde ben niye secde edeyim” dedi, kıyas yoluna gitti ve
reddedilenlerden oldu. Sonra da Allah’a bende bir güç ve kuvvet yoktur,
yapan yaptıran sensin, isteseydin beni secde ettirirdin diyerek suçladı.
Akılla idrâk Allah’ın mânâsını ve emrini anlamaya yetmez. O halde idrâk
mutlaka edeble birlikte olmalıdır. Edeb, Allah’ın mânâsını bütün
yaradılmışlarda görebilmek demektir. Şeriat ve tasavvuf birlikte
olmazsa mânâ zuhûr etmez.
Namaz kişinin haddini bildiği andır. Şeytan gibi diyebiliriz ki namaza
ne lüzum var isteseydin yaptırırdın ben seni seviyorum nikâha ne lüzum
var böyle ilişkimizi götürelim gibi, çünkü namaz nikâhtır . Namazda biz
haddimizi bilip “Kuluz” diyoruz güzel olan tarafı da bu. Onun üzerine
bütün melâike Adem’e, devrin sahibine secde ettiriliyor, bu secde de ilk secde emrinin secdesidir.
Et emri ile hiçbirşey düşünmeden, melâike Adem’e secde ederler. İlk
secdenin mânâsıdır sonra başlarını kaldırırlar ve Adem’in alnında nûru
görürler bir daha secde ederler bu ikinci yani hal secdesidir.
Birincisi şeriat ikincisi hakikat secdesidir, ruhların bir kısmı
birincide emri dinlemediler fakat nûru gördüler ikinci secdeyi yaptılar
bunlar önce Allah’ın şeriatını reddeden, inanmak istemeyen gruptur.
İkincisi birinci secdeyi yapmış şeriatta kalmış şeklini yapmış mânâyı
hiç anlamamış Adem’in yüzünde o nûru göremediği için secde etmemiş
onlarda namaz görme makâmına erdirmemiş demektir. Üçüncüsü her iki secdeyi yapanlardır.
Arifi billâh evliya ve enbiyadır ne mutlu onlara, Allah onların yanında
olmayı nasip etsin bize. O halde namazdaki secde bize taa kalû belâdan belî deyişimizi hatırlatır. Görüyorsunuz ki namazın içinde tevhid secde ve elest bezmindeki belî sırrı var, hepsinin hatırlanışı.

mahzen
Gönül Dostu
Gönül Dostu

Mesajlar : 809
Kayıt : 28 08 2006
Kitap okur musun : okumak için çaba sarfediyoruz.
 : 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Namaz - Cemalnur Sargut - Zahide Ülkü Bakiler

Mesaj tarafından mahzen Bir Perş. 21 Şub. 2008 - 14:29

Z.Ü.B.- Evet elesti yaşıyoruz o zaman. Siz önce secdeden
bahsederken ne kadar önemli olduğunu söylediniz ve aslında biz namaz
kılarken sadece kendimiz namaz kılmıyoruz etrafımızdaki ağaçlar hatta
bulunduğumuz mekândaki duvar bile bizimle birlikte namaz kılıyor
dediniz. Secde her toplumda en önemli şey değil mi? Eski tarihe
baktığımızda biz Allah’a secde ediyoruz ama onlar da taptıklarına bir
şekilde mutlaka secde ediyorlar o halde namazın ve hayatımızın ben
teslimim demenin kısacası İsmail olmanın ilk kuralı secde sadece secde
insanlara da özgü değil malumaliniz Nas Suresi 48. ayette Allah’ın
yarattığı şeylerin gölgelerinin dahi nasıl sağdan, soldan sürünüp
Allah’a secde ederek döndüğünü görmediler buyuruluyor. Ayrıca göklerde
ve yerde bulunan canlıların meleklerin hepsi Allah’a secde ederler,
onlar asla büyüklük taslamazlar o zaman secdenin manasına döndüğümüzde
hani nasıl namazda nefsi törpülüyoruz kendimizi kurban ediyoruz bir
anlamda o halde secde de insanın başına en büyük belaları ören o yedi
büyük beladan birini kibri öldürüyor muyuz?
C.S.- Mesela bir artist beyefendinin geçen gün bir konuşmasını
dinledim o da diyor ki ben namazı sadece Allah indinde yokluğumu
anlatmak ve secdyeyi yapmak için kılarım diyor çok hoşuma gitmişti ne
güzel bir idrak evet secde bu hatta namazı terkedenler için işte demin
senin buyurduğun gibi bütün dinlerde secde edenden de daha aşağı bir
mevkiye düştüğü ve onların Allah’ın indinde bilmeden dahi secde etmiş
olsalar bir puta dahi secde etmiş olsalar o terkedenlerden daha makbul
olacağını anlatan bir arifi billah sözüyle de karışlaştım bu çalışmayı
yaparken.
Z.Ü.B.- Evet siz az önce program başlarında namazın ne kadar
önemli olduğundan bahsettiniz ve biz görmüş olduk ki zaten biliyoruz
gün namazla başlayıp namazla bitiyor, namazın şekli tarafına
geçtiğimizde bir de bizim çok önemli günlerimizin namazla başlaması
dikkat çekici geliyor bana iki bayramımız ve iki bayram, bayram varken
bir de namazla ayrıca bayram oluyor bunu biraz açıklayalım mı neden
bayramlarda biz namaz kılıyoruz?
C.S.- Bayramlarda kılınan aşkın namazıdır, teşekkür namazıdır.
Çünkü ben vazifemi yaptım şimdi de vazifemi yapmanın neticesi olarak
sana aşkımı ilân ediyorum namazıdır.
Sohbetlerde, bayram namazlarında yani cemaatin oluşturduğu ibâdetlerde
Aşk ateşi insandan insana geçer. Meselâ bir hadîs-i şerif okumuştum “Eldivensiz el sıkışınız!”
Öğrendim ki avucun içinden geçiyor ,aşka ait mânâya ait kalbe giden
damarlar. İşte Aşk ehli biriyle el sıkıştığın zaman Allah’ın aşkı
geçiyor sana oradan. Ama eğer sen hakikaten bunun için sıkmışsan eli o
zaman ne kadar önemli . Cami de de namaz kılarken “Safları sıklaştırın”
hadîsini tekrarlarlar. Bu da o ibâdet zevkinin o mânânın birbirine
geçmesi demektir ve daha yavaş kılarak imama tâbi olarak o zevki
birlikte yaşamak demektir. Onun için bayramı namazla karşılamak bayram
gibi aydınlanma günlerini, kandilleri, namazla karşılamak çok önemli.
Ettehiyatüden sonra namazı bitirmeden şunu da söylemek istiyorum.
Ettehiyyatüde ilâhi selâm ümmetimin üzerine olsun dileğinin neticesi
olarak kul mânâsı ile namazı kılıyorsa raziye ve merdiye makâmlarına
erer diyor insan-ı kâmil. Raziye ve merdiye nedir? Raziye bizim
Allah’tan razı olduğumuz, her verdiğine şükür ettiğimiz, bunun
karşılığında da merd hale geldiğimiz yani Allah’ın da bizden razı
olduğu makâmlardır. Cenâb-ı Hak bu sefer “Ey kulum razı ve merd olduğun
halde bana gel “hitabında bulunur. Kul yine çalışmaya devam eder –bak
çalışma namazdır işte çok önemli- Ef’al yani şimdi düşün her şey olmuş
kul en üst dereceye ermiş, razı olmuş, merd olmuş o zaman ef’al yani
fiil mertebesinde tevhide ulaşıyorsa burada kendinden zuhûr eden bütün
iş ve sözler Allah’ın oluyor ve bütün mevcudâtı Hakk’ın sıfatlarıyla
tanıyor, sıfat mertebesine erişiyor ve devam ederse çalışmaya Zât
tecelli ediyor eğer böyle olursa “Ey kulum ben senden razıyım, sen de
benden razı mısın?” sözüyle karşılaşıyor ve eskisinden daha çok
çalışıyor işte namaz bu demektir.
Z.Ü.B.- Çok teşekkür ediyorum gerçekten çok güzel bir
konuydu.Şimdi sizi mest edeceğine inandığımız, hepimizin aklında kalan,
hareketlerimize yön vereceğine inandığımız Mesnevî’den hikayeler
dinleyeceğiz. Kendi adıma söyleyeyim sizin konuk olacağınız programı
ben iple çekiyorum ve bekliyorum çok teşekkürler. Benim elime Osman
KEMALİ Efendi’nin Divan’ı geçti açtığımda 124. sayfada birdenbire bana
hitaben diyor ki ‘Zahida Hakkı ararsan Hakka burhandır gönül, Ara bul
Hakkı gönülde beyt-i rahmândır gönül’.
C.S- Hz. Ali ‘Görmediğim Allah’a tapmam’ diyor ya işte
Allah’ı görmek kabiliyeti namazda zuhûr eden bir kabiliyettir. Ve Hz.
Mevlâna buyuruyor ki: ‘Namaz kalpte bir nûrdur isteyen onunla
aydınlansın ve cennetin kapısını açan anahtar namazdır, namaz dinin
direğidir kim onu terkederse dinini ve imanını terketmiş olur, kim onu
ikame ederse dinini takviye edip ahirete mümin olarak gider’. Kur’an-ı
Kerim ‘Huzur ve huşu ile namaz kılanlar dünya ve ahirette felâh
bulurlar’ buyuruyor ,‘Namazını muhafaza edenler kurtuluşa ererler’ diye
de müjde veriyor. Yine Kur’an-ı Kerim’de çok iyi bildiğin gibi Allah
buyuruyor ki ‘Ben sana namaz kılıp kılmadığın için derece vermem, ben
seni belâlarla imtihan ederim’ ama Peygamber Efendimizin bir müjdesi
var ‘Namaz kılanlara ben şefaat edeceğim’ bu müjdeden daha büyük bir
müjde olmaz o zaman biz kıyamette başımızı çevirdik mi kıldık efendim
diyebileceğiz. Şimdi Peygamber Efendimiz O Yüceler Yücesi Sultana
sordukları zaman ‘Ne dersiniz namaz için’ dediklerinde diyorlar ki:
‘Bir kapının önünde bir nehir olsa ve günde beş kere o nehirde yıkansan
bedeninde kir kalır mı?’ Ashab ‘Hiçbir kir kalmaz efendim’ diyor Resuli
Ekrem: ‘İşte beş vakit namaz da buna benzer Allahü Teala namazla
günahları siler’ buyuruyor.
Sonra namaz vakit olarak da çok önemli insanı Allah’a davet eder.Sabah
vakti insana bütün maddi ve manevi güçlerin hediye edildiği andır o ana
teşekkür için kalkar insan, kalkıyorum, halim var, gücüm var sana
ibadet ediyorum, bana şeklî güç vermişsin, bir de mânâ gücüyle
yüklemişsin der, kalkar ve sevgilisiyle birleşir. İşte o an çok zevkli
bir andır, belki de namazların en önemlisi olan sabah namazı
Peygamberin o muazzam sıkıntı ve belâlar içinde zuhûr ettiği âna da
şükürdür. Aynı zamanda beni karanlıkların gafletlerin içinden mânâya
çıkardığın an ona şükrüdür –bak neler hatırlatıyor bir sabah namazı.
Namazın şekil olarak ne kadar iştah açtığını, hazım yaptığını
düşünürsek o adeta Bernard Shaw o İngiliz meşhur yazar 21. yüzyılın
reçetesi olarak değerlendiriyor namazı o adeta insanı kahvaltıya
hazırlayan, güne hazırlayan kuvvettir, öğlen o muazzam çalışmanın
içinde dur, yolcu nereye gidiyorsun, bu yaptığın işler, çalışmalar,
seni bir yere götürecek mi, hizmet için yapıyorsan ne mutlu, kendin
için yapıyorsan vah sana dedirten hatırlatmadır. İkindi için deniyor ki
namazın ortasıdır ve çok önemlidir, ikindi tam Allah’tan insanın mahrum
kalmaya başladığı, gaflete vardığı andır.
Yorgunsun, güç verilecek sana işte o an kendine hatırlatan bir Allah.
Sonra akşam artık kararacak zorluklar başlayacak ona hazırlık güçü
gelecek kısa bir akşam namazı. Yatsıda işte ben artık yatmaya
hazırlanıyorum ama beni o yatak içinde seninle beraber kıl, ruhumu
elest âleminde mânâna aşikar kıl gibi bir duayla güne son veriyoruz
böyle bir program hatırlatan bir namaz. Peki bu namazı kılarken neye
dikkat etmeli? Şöyle olmamasına Hz. Pir’in Mesnevî’nin II. cildinden
bir yalvarışı ‘Allahım namazda gönlümü tam mânâsıyla sana vermezsem ben
bu namazı namaz saymam, ben yüzümü senin aşkından ötürü kıbleye
çevirdim, yoksa bana sensiz usanç veren namazı, kıbleyi ben ne yapayım,
ben bu riyalı namazdan çok utanıyorum, utancımdan gönlüme inemiyorum,
seni bulamıyorum, aslında gerçek namaz kılanın melek sıfatlı, melek
huylu olması gerekir, halbuki ben hala bir canavarım. Bir kimse
üzerindeki elbisesini köpeğe değdirse orasını temizlemedikçe namaz
kılamaz ben ise nefis köpeğini kolumda taşıyıp duruyorum benim namazımı
ne olur kabul et, benim namaz kılmaktan maksadım odur ki namazda seni
gönlümle öyle bulayım, seninle öyle beraber olayım ki ayrılık derdinden
artık hiç bahsetmeyeyim yoksa namaz olur mu seninle oturayım da yüzüm
mihrabda gönlüm çarşı pazarda olsun.’ İşte bu namazı bize telkin eder
ârifi billâhlar. Hani adamın bir tanesi camiye girmiş sultan namaz
kılıyor, merhaba sultanım, demiş, sultan son derece kızmış demiş ki,
namazdaki birine hitab edilmeyeceğini bilmiyor mu bu ârif, fakat adam
hiç oralı değil, namaz bitmiş, sultan selâm vermiş, “Ey gafil!” demiş
“Namazda kimseye hitap edilmeyeceğini bilmiyor musun?” “ Aa namazda
olsaydınız size de etmezdim” demiş ârif “Ama namaz esnasında sarayın
duvarlarını ne renge boyayacağınızı düşünüyordunuz kendinize gelin diye
hatırlatayım dedim” Çünkü namaz insanın en çok şeytanla karşılaştığı
yerdir ama kendi kendiyle baş başa kaldı, eksikliğini, kulluğunu
hiçliğini görüyor musun bak ne derecedeyim, halbuki dışarıda ahkâm
kesiyorum, herkese, herşeyi ben öğretmeye kalkıyorum ama bak şurada
namazda dahi Allah’la bir birlik kuramıyorum dedirten makâmdır o
bakımdan da çok önemli.
Hani şeytan cami kapısı önünde bekliyormuş, adamın biri gelmiş tanımış,
“Ya şeytan!” demiş “Ne işin var burada?” “Şurada namaz kılanı
kandıracağım”demiş şeytan “Ama giremiyorum” “ Neden?” “Şurada uyuyan
ariften korkuyorum” demiş. İşte namazı kılarken namaz gibi değil de o
uyuyan ârifin hali gibi kılabilirsek o zaman namaz bizde hâl halinde
geçiyor. Muhiddin-i Arabî buyuruyor ki: ‘Namazı şeklen kılmak derece
kazandırır dünya için, ama manen kılmak yakınlık Mustafa derecesine
erdirir’ işte asıl mesele o derecenin nasib olması demektir .Ben bunu
çok sorulduğunda kendi mesleğimle şöyle anlatıyorum: Bir öğretmen günü
gününe ödev yapıp da dersi anlamayan öğrencisine acır ve sınıf geçirtir
o zaman diyorum ki bari haliyle kılamıyorsak her an mânâsını idrak
edemiyorsak şekliyle kılalım ki rûz-u mahşerde “Evet mânâsına eremedim
ama ödevimi tam yaptım ben ödevini yapanların hepsine acıdım geçirdim
sen de beni geçir Ya Rabbi!” diyecek gücü kendimizde bulalım inşallah.
Yani şimdi konuştukça derinliği artan bir ibâdet anlatmaya çalıştık
Allah beni affetsin eksiklerimden dolayı ve bana da hallettirsin
inşallah namazı ve cümle İslâm’a, müslümanlara hallettirsin. Son bir
şey söylemek istiyorum, yalnız İstanbul öyle bir yüce şehirdir ki iki
kıbleyi birlemiştir biliyor musun? İstanbul’dan Kâbe’ye doğru namaz
kılmaya durduğunda Mescid-i Aksa’dan geçiyor yol ve bu ikisini aynı
anda birlemek yalnız İstanbul’a nasiptir, Allah bunun idrâkini de bize
nasip etsin inşallah.
Z.Ü.B.- Biz namaz kılarken Kâbe’ye dönüyoruz Cemalnur Hanım
dünyanın neresinde olursak olalım bir tek yönümüz var son olarak biraz
da bundan bahsedelim mi?
C.S.- Çok önemli, aslında Kâbe biliyorsun üç mânâsıyla tabii ki
şekli için Kâbe’ye dönüyoruz o anda Kâbe’ye dönemiz de çok önemli çünkü
hakikaten kim ne derse desin birbirimizin gönlüne secde ediyor, şükür
oradaki Kâbe’ye dönmek cemaatle namaz kılmak mânâsındadır onun için çok
önemli. Fakat iç mânâsına gelirsen aslında daim namaz Bakara Suresi
‘Ben daimi namazı severim’ diyor Allah, daimi namaz gönül namazıdır.
Gönül namazının kıblesi ise mürşid-i kâmildir ,yani sana mânâyı
öğretenin gönlüdür burada. Demek isteniyor ki namaza durduğun zaman
Kâbe’ye döndüğün gibi mürşid-i kâmilin önünde de secde et ki vefa
borcunu ödemiş olasın. Allah’ı bu devirde aksettiren O Sultana da secde
et ki, Adem’e secde emrini hatırla ki vefa borcunu ödemiş olasın.
Burası ne olur yanlış anlaşılmasın secde ettiğimiz, bir adam
değildir,insan olursa putperestlik olur, secde ettiğimiz mânâdır o
küçücük bedenden zuhûr eden aslanın mânâsıdır, o mânâya secde ediyoruz.
Ona secde ediyorsak edelim etmiyorsak insan olarak görüyorsak etmeyelim
o zaman küfre götürür bizi, Allah nasip etsin inşallah.
Adem’e secdeden maksat önünde eğilmek değil, söylediklerine imân edip, yap dediklerini yapmak yapma dediklerini yapmamaktır.
Z.Ü.B.- Çok teşekkür ediyorum efendim katıldığınız için, gerçekten büyük bir keyifti.
C.S.- Son sözlerimi iki mısra ile bitirmek istiyorum, namaz iki cümleyle özetlenirse: “Gâh var olup cemâle dururum, gâh yok olup cemâlin olurum”. Allah bu hali bize nasip etsin inşallah.

kaynak:semazen.net

mahzen
Gönül Dostu
Gönül Dostu

Mesajlar : 809
Kayıt : 28 08 2006
Kitap okur musun : okumak için çaba sarfediyoruz.
 : 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz