Münir Derman (k.s.)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Münir Derman (k.s.)

Mesaj tarafından materyalite Bir Çarş. 16 Nis. 2008 - 22:58

Hazretlerine ait sohbetleri www.muhammedinur.com sitesinde bulabilirsiniz.

Dr. Münir Derman 1910 yılında Trabzon’da doğdu.
Baba tarafından büyük dedesi Kafkasya’dan Şeyh Şâmil.
Ana tarafından büyük dedesi Ahmet Ziyâeddin Gümüşhanevî “Uçan Şeyh”.
Büyük nenesi meşhur evliyâ kadın GÜL hatun...
Annesi Şehvar hatun. Babası Ahmet Rasim efendi...
“Trabzon’da
4 yaşından itibaren Buharalı Hocası Ömer İnan Efendi’nin mânevî
eğitiminde ilerlemiş ondan feyz almışlar, 9 yaşında hafız olmuşlardır.
İlkokulu
özel Fransız okulunda bitirip liseden sonra üniversite tahsili için
devlet tarafından Faransa’ya gönderilmiş, burada Felsefe-psikoloji
okumuştur.

Üstün başarıları sayesinde sınıf atlamış ve Tıp fakültesini de bitirerek doktor olmuştur.
Öğrenim yıllarında Mısır’da El Ezher Üniversitesine kaydolmuş ve ilahiyat tahsilini tamamlamıştır.
Askerlik yılları gençliğinin zor dönemleridir.

Kore ve Ekinava harblerinde bulunmuş burada doktor olarak hizmet vermişlerdir.
Yurda
dönünce Dil Tarih Coğrafya fakültesinde öğretim üyesi olup felsefe
doktorluğu yapmış, kısa süre sonra da bu görevinden ayrılarak Tıp
doktorluğu hizmeti için Doğu bölgemizde göreve başlamıştır.
Uzun yalnız yıllar, çileler onu Bozuyük’e sürükler.

Hükümet tabibi iken evlenir ve bir kız evlâdı olur.
Hâlen bir kızı ve üç torunu vardır.
Eskişehir’de genel cerrahi dalında doktorluğu devam etti ve buradan emekli oldu.
Japoya’da
bulunduğu sıralarda Judo üzerinde çalışmış tekvando ve aykido
sporlarını Eskişehirde tatbik eden ilk kurucu sporcu olmuştur.
Türk
tıbbında ilk defa kopan bir ayağı ameliyatla takarak uluslar arası tıp
dünyasında ilgi çekmiş, ilk tebrik telgrafı Sovyetler Birliği’nden
gelmişti. Sonra Amerika’dan, Almanya’dan ve başka ülkelerden...
Davet
üzerine Almanca’yı çok iyi bildiği için Almanya’ya gitti. 15 yıl
Almanya’da anatomi profesörlüğü yapmış sonra da yurda dönmüştür. Burada
da camilerde vaazlar vermiş çok sevilmişlerdir.
Fransızca, Almanca, Rusça, Arapçayı mükemmel bilir konuşurlardı.

Bu dillerin kültür ve edebiyatları hakkında derin bilgi sahibi idiler.
Yabancı
dillerin yanı sıra bilhassa Fizik, Kimya, Matematik gibi fen
bilimlerinde, astronomide şaşılacak derecede bilgiliydiler.

Eskişehir’de Akademide öğretim üyesi olarak ders vermişlerdir.
Manevî ilimlerde ise O, velâyet ve tasarruf sahibi ilmî ledün sultanı ârif-i billah.... Zamanın son Velîsi... Büyük sultan...

Eserleri
başka kitablardan derleme değildir. Bizzât kaynak. Velâyet-i Resûlullah
kendi gönül havzından fışkıran mübârek bilgilerdir.
Notlarını titizlikle hazırlar yanlışsız olması için dikkatle yazdırırlardı.
Derman hazretleri hiç bir maddî servete sahib değildi.

Almanyadan döndükten sonra Ankara’da bir otel odasının mütevazi şartlarında yaşadı son demlerini...
Evi yoktu.
Eşi ile birlikte yalnız başına, eski tanıdığı dostlarıyla yetindi.
Ömürlerini
ağır riyâzat ve çilelerle, büyük sıkıntılar, dertler içinde insanlardan
uzak, namsız nişansız bir kul olarak geçirdiler.

Çok az yer, pek az uyur, suyu çok az içerdi.
Günde bir iki lokma veya bir zeytinle yıllarca oruç tuttular.
Tarikat kurmamışlardır.

Tavır
ve anlayış olarak günümüz dergâh tekke vs. sine rağbet etmemişler,
talebe, mürid, şeyh namları altında etrafına kalabalık insan yığınları
toplamamışlardır.

Ancak
vaazlarından ve doktorluğundan kendisini tanıyan ve hakiki seven sayılı
kimseler ona yanaşmışlar ilminden istifade etmeye çalışmışlardır.


Çeşitli
akımlara bölünmüş anarşiye, aslını kaybeden tarikat kamplarına
ayrılmış, özü sevgiden yoksun, birlikten kopmuş insan manzaralarına
baktıkça derinden üzülür memleketin selâmeti için dua ederlerdi.


HAKK’ın heybetini taşıdığı mübârek bedeni daima güzel kokar, cezbesi tesir altına alırdı insanı...
Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi hücrelerine kadar yayılmış görünür bir ahlâk idi onda...
Nokta kadar şikâyet, bıkkınlık taşımayan duru, sükûn ve teslimiyetin göründüğü tertemiz bir simâ...

Ağır sıkıntılar çileler ve dertlere rağmen yüz buruşturduğu, of bile dediği görülmemiştir.
Dertlilere,
hastalara şifâ verir, yardımlarına bıkmadan usanmadan koşardı. Tıbbın
çâre bulamadığı felçli bir çocuğu, görmeyen âmâ bir genci himmetleriyle
iyileştirdiler.

Bunun gibi sayılamayacak kadar menkıbe hâline gelmiş çok hadiseler olmuştur.
Yanaşılması
güç, kendisini ele vermeyen, içini göstermekten uzak duran, celâlli
yapısının altında, derya gibi sevgi, merhamet ve şevkat görünürdü...
Çok celâlliydiler.

Bazen gürler konuşurlar fakat aynı zamanda da gözlerinden yaşlar akar yine konuşurlardı.
Sakal bırakmamışlardır.

Fakat omuzlarına sarkan yele gibi beyaz ipek saçlarına itina gösterir onları ensesinde toplardı.
Askeri hastanede yatıyordu.

Doktor sordu: “Saçlarınız neden uzun?”
Cevap verdiler biraz celâlli : “Peki seninki neden kısa?..”
Kıyafeti; tertemiz giydiği zevkle seçilmiş bir iki gömlek ve pantolondan ibaret, gösterişi sevmezlerdi.
Kışın
dondurucu soğuklarında herkesin hayret ettiği gibi sırtına atlet
giymez, gündelik gömlekle göğsü açık gezer, palto da giymezdi.

Bazen yün hırka giyinir sıklıkla onu da çıkarırlardı.
“Çok soğuk var üşürsünüz efendim!” dediğimizde, “ben yanıyorum!” diye cevap alırdık.

* Notlarını yazmak üzere yanına gidiyordum. Yolda rasladım, karşı kaldırıma doğru yürüyordu.
Hocam, demir parmaklı tercihli yolu geçit olmadığı hâlde yürüyerek karşıya geçmişti.
Çok âni oldu nasıl oldu bilmiyorum, hayret içinde kaldım.
Yakında bulunan trafik polisi de koşarak yanına gitti.
Elini öptü kucakladı:
“Amca bize de dua et. Burdan nasıl geçtiniz!”
İlerden geçip yanına gittim.

Bana dönerek, gülümsedi:
“Ne oldu ben de anlamadım. Birden demirler ortadan kalktı yol açıldı ben de geçtim” dedi.
O âyet geldi aklıma “Biz her şeyi âdemin emrine verdik”...

* Gülhane Hastanesinin komutanlık katından çıkış kapısına doğru yürüyorduk.
Elimden tutuyordu.
Birden kendimde bir başkalık sezdim.
Bütün vücudum hücrelerime kadar titremeye başladı.
Özenle parlatılmış yerdeki mermer taşlardan, duvarlardan:
“ALLAH!
Hû!” sesleri geliyor, inilti, haykırış hâlinde zikrediyorlardı.
Dayanılması güç bu hâl ile ben de haykıracaktım ki kendimi tutmak için
çaba sarfederken hocam elimi sıktı:

“Sakin ol yavrum!”...
Hemen toparlandım.
Anladım ki hocam bu zikri içine almış HAKK ile HAKK olmuştu.

* Elini dizime koymuştu.
Belki tonlarca ağırlık dizimi ezmeye başladı.
Bacağım ağrıyordu..
Sonra elini çektiler.
Ayağa kalktık, biraz yürümekde zorlandım.
Bu hâli çok sonra bir gün kendilerine anlattım.
Gülümsedi, fısıltı hâlinde kulağıma söyledi:
“Demek ki kendimle birlikte seyehatte idim”...

*
Dostlarıyla birlikte bir yerde oturuyorduk, içeri yabancı bir adam
girdi. Hocamı görünce : “Hoş geldiniz efendim. Her hâlde siz benden
evvel gelmişsiniz. Ben de Almanya’dan iki gün önce döndüm. Geçen hafta
Münih camiinde cuma vaazınızı dinlemiştim. Ne kadar kalabalıktı değil
mi?..” Hocam kısa bir sükûtdan sonra hemen sözü değiştirdi. Hayret
ettim. Halbuki hocamla her gün, aylarca birlikte idim. Almanya’ya
gitmemişti.


* Huzurlarında oturuyorduk.
Eli anlatıyorlardı. Fırsat bilerek sordum :
“Efendim
siz yürürken elinizi yan tarafınızdan biraz öne tutarak parmaklarınızı
aralayıp etrafı tararcasına yürüyorsunuz, el ile ilgisi var mı?”
Bununla ilgili hatırasını anlattılar.

“Gençtim.
Köyde sabah namazına kalktım. Köydeki helâlar başkadır bilirsiniz,
dedi. Aşağıda pislik yığın hâlinde görünür. Pisliğe düşmüş bir örümcek
çırpınıyordu fakat kurtulamıyordu. Hemen gittim, uzandım, elimi pisliğe
daldırıp hayvanı temiz bir yere bıraktım, kurtulmuştu... Sonra ellerimi
sabunladım yıkadım ve abdest alıp sabah namazını kıldım. Biraz
uzanmıştım ki uyumuşum. Rüyamda bu sağ elime ışık verdiler. Sağ elim
projektördür, ışık saçar. Görmekde güçlük çektiğimde yolda giderken
ondan böyle yapıyorum!” demişlerdi.

Hocam sağ elini açar avucunun içinden kâinatı seyrederdi.
Manevî
emânetlerini, kendisine yakinen hizmet eden ona yanaşmış sevdiklerinden
birine bırakacağını söylemiş fakat isim açıklamamışlardır.
Son zamanlarını ikibuçuk sene hastanede geçirdi. Vasiyetlerinde :

“Dünyaya garip geldim, garip gitmem lâzım. Garibin yeri tenhadadır” ifadesiyle sessiz bir köy kabristanına gömülmek istediler.
2 Aralık 1989 Cumartesi günü HAKK’a yürüdüler.

O’nu kar yağarken sevdiği iri kar taneleri ile köyde toprağa verdik.
Doyamadık O’na...
Aziz hatırası önünde eğiliyoruz...
Mübârek ruhu şâdolsun.
O’nu düşünmek, hissetmek, sevmek bile ilâhî sevginin doruklarına götürüyor insanı...
Ne mutlu onu görebilenlere, onu sevenlere...
Selâm olsun bizden onlara!..


28.03.1990 Çarşamba

materyalite
Yeni Üye
Yeni Üye

Mesajlar : 3
Kayıt : 16 04 2008
Kitap okur musun : evet
Son okuduğun kitap : ali ulvi kurucu
Edebiyat ile aranız nasıl : az
 : 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz